SADECE BİR “AN” FAZLASIN BENDEN

newspaperSadece bir “an” fazlasın benden. Sadece bir “a” ve bir “n” fazlasın. Bunun için övünmediğini de bilmekteyim lakin teneffüs ettiğin ve teneffüs ettiğim bu havalarda olura ve olana baktığın hayır niye!

Sadece bir “an” fazlasın benden. Sadece bir “ a” ve bir “n”. Bunun için beni hor görmediğini de bilmekteyim lakin beni nasıl bildiğini neden bildirmezsin; illa gönüldeki bağımı görmek istersin. Hâlbuki beni benden iyi sen bilmektesin. Oysa görmen gerekmez miydi şimdiye kadar “bendeki seni ve sendeki beni”…

Sadece bir “an” fazlasın benden. Sadece seninle yaşamadığım anlar kadar fazlasın. Bunun için üzüldüğümü sanmaz ve görmek de istemezsin bilirim lakin uzun ince bir yolda bile gözlerinde gördüğüm parıltım niye!

Sadece bir “an” fazlasın benden. Seni göremediğim anlar kadar fazla. Hoş sedalardan gelen nağmeleri paylaşamadığımız anlar kadar fazla. Sevgiden bahsedemediğimiz ve gözlerimize dalamadığımız anlar kadar fazla. Bir filmde bir sahnede aynılara ağlayıp güldüğümüz halde farklılıklarımız var deyip kendimizi kandırdığımız anlar kadar fazlasın benden.

Sadece “an”lar kadar fazlasın benden. Bir iki üç… anın toplamından zorla bir araya getirilip çoğul zannettiğimiz anlar kadar fazla. Sana doyamadığım ve asla doyamayacağımı bildiğim anlar kadar fazlasın. O halde de bana bu “an”ların ne önemi var ki nezdimizde. Ben beni ve seni bir ipek böceğinde saklamadım ki. Ben beni ve seni yaydım âleme saçtım, serptim bir tohum gibi zaman ve anlarla kısıtlanamayan topraklara! Ve sen de merak etme, korkma ipek bir iple yol alıp gelmeyeceksin bana. Gözlerin gördüğü bir yoldan beklemiyorum işte bu yüzden ben seni. Ben seni gönüllerin gördüğü bir zamandan bekliyorum. Sen de durma o halde çık ikimizin yoluna bir ümitsizlikle. Çünkü bu yolda hiçbir gerçek yok. Bu yolda sadece yok olmak var: senin benim; benim senin içinde eridiğim bir yokluk var önümüzde. Birbirimizin içreliğiyle kavrulmak var. El ele tutuşmak yok mesela ellerimizi içrelemek var. Bir marula gibi bölünmek değil; iki su damlacığı gibi yavaş yavaş ve huzurla sakince ayrı olan aynılığımıza gelmek var usulca…

Sadece bir “an” kadar fazlasın benden. O yaşamayı çok istediğimiz anlar, o çok yaşamak istediğimiz anlar kadar fazlasın. Yaşayamazsak ne olmuş sanki! Yaşamak her zaman önemli midir ki! Bazen hissetmek tüm sınırlarından sıyrılıp; sınırlı olan zamanda yaşamaktan daha evla değil mi? Bazen sadece yokken varlığı, varken yokluğu hissetmek gerek değil mi! Ve değer atfetmeksizin kısıtlı olanlara aşkın kanatlarıyla kanatlanmak gerek sonsuz ummanlarda.

Sadece an kadar fazlasın benden seni içimde bulup, rüyamda görüp sonra uyandığımda yanımda mışıl mışıl uyuduğunu göremediğim an kadar fazlasın. Rüyamda göremesem seni ne olmuş ki her an hu’larımla beraber içime çekerken seni. Yanından geçerken taşacak kadar kabaran içimi zorla tıksam da içerime geri derinden ince ince işleyen bir sızıyla, hiçbir şey yokmuş ve olmamış gibi devam etsen yoluna saniyelik çakıştığımız o anda göremesen, hissedemesen beni ve öylece çekip gitsen kaybolsan ufukta ben arkandan bakarken bir bulut gibi, ne olmuş sanki ben böylesine severken seni bunlar kimin umurunda olur ki.

Sana katlanmak çok zordu, seni çekmek her seferinde. Senin olmadığın benim seninle olduğum anlara sensiz dalmak ne kadar zordu. İşte ben de bu anlar kadar fazlayım senden lakin bir Cebrail kulağından ruhuna fısıldarken benden tılsımlı sözleri tir tir titretemezsem seni sözlerin de ne önemi kalır ki!

Not: olmuş ve olanda hayır görenlere ithaf olunur. Bir de göremeyenlere…

~Başkalarının cümleleriyle konuşmayı beceremeyenler~

Bu gün adına ilm dediğimiz şey gelmiş geçmiş alimlerin cümleleriyle konuşmak, onları parçalayıp bölmek, adeta çarpanlarına ayırmak, ezberleme, akılda tutma silsilesi midir? Yoksa kendi cümlelerini söylemek midir? Bu ikisi arasındaki yolu nasıl tutturmalıyız? İlla ki düşündüğümüz bir şeyi gelmiş gelmiş bir bilenle ya da bilenlerle desteklemek zorunda mıyız? Bu ihtiyaç ne zamandan beri aşikar? Örneğin İbn Sina, A.comte, Ebu Hanife… vs de hissetmiş miydi bu ihtiyacı? Sözlerin Hakikatten başka desteğe ihtiyacı var mıdır?

Demek istediğim başkalarının cümleleriyle ne kadar iyi konuşursak, onları ne kadar iyi bilip, yorumlarsak mı o kadar iyi entelektüel ya da kültürlü oluyoruz? Peki başkalarının cümleleriyle konuşmayı beceremeyenler… Kendi cümleleriyle konuştukları için onlara “tü kaka” mı yapmalıyız? hatta daha da ileri giderek onları ilm yapmıyorsun deyip aşağılamalı mıyız? Belki de derdi ilm yapmak değil sadece kendisini ifade etmeye çalışmak olan biri için…
Eğer böyle “kim ne dedinin” ilmi yapılırsa bu bi dedikodudan öteye geçer mi? kendini ispatlama çabası olmaz mı o zaman ilm denilen şey? İlla bizim ilm kategorimizin içine girmek zorunda mı insanlar? İllaki kişinin okudukları yazdıklarından milyonlarca cümle fazla mı olmalıdır? Peki kitap yerine hayatı, acıyı, sevinci, kederi, hüznü, ıstırabı… vs okuyanları da mı ne kadar kitap okuduklarıyla değerlendireceğiz? Bunları yaşayanlardan daha iyi okuyabilir miyiz? Velhasıl okumaktan çok yazan birini nasıl değerlendirmeliyiz?

*Bu gün ilm denilen şey biraz da başkalarının dedikleri üzerinden konuşmak olduğunu gözlemlediğimden dolayı bunlar sadır olmuştur.

İlham perili mi perisiz mi!

imagesCAV9CCKKBaşlığıma verdiğim isimin içerdiği soruyla başlayalım.

İlham perilimi perisiz mi? Hayır bana göre ilham kemanlı!

Gözlerim boş boş ekrana bakarken kulağımda inceden bir keman sesi melodisini sürdürmeye devam ediyor ve arkada bir kalabalık var uzaktan konuşan gürültülü bir kalabalık. Sanki bir baloda insanlar bu müzik çalınır halde bir taraftan konuşuyorken –Jane Austen’ın film haline getirilmiş romanlarındaki o balo tasavvuru gibi- tekrar farklı bir banda kaydedilmiş de şimdi de benim kulağıma yüzyıllar öncesinden uzanıyormuş gibi … Tabi sonra ben o gürültüleri unutup müziğe odaklanmaya çalışıyorum…

…ne de güzel dans ediyordu keman sesinde ahenkle derken bir şimşek çaktı ve bir gök gürültüsü vee müzik aniden kesildi ilham buydu sanırım ve aniden bitti ama duyamasam da olsun hala hissediyorum kulağımda kemanlı müziği! Sadece bana çalıyor !

…ve bunu devam ettirmeliyim diyorum tekrar duymalıyım o huzuru içimde; bu aşırı istekliliğim bir az işe yarıyor ve uzaktan ince ince süzülüyor kulağıma naif keman sesi ve gürültüler! onları da hala duyuyorum sanki. Dur bi dakika evet onları da duyuyorum tarif edilemez kutsal bi atmosfer kaplıyor beni ya da ben öyle sanıyorum; çünkü bunu bir tek ben duyuyorum etrafım hayatın hengâmesinde telaşlarına devam ediyor bakıyorum ve gözümü bir saniyeliğine versem maddeye biliyorum ben de nasibimi alacağım bu telaşlardan…

Sonra bunları düşünürken bir de bakıyorum çoktan sönmüş içimdeki ateş, üflenen nefesle çoktan kaybetmişim o tatlı ve naif huzurlu kemanlı müziğimi. Çoktan düşmüşüm de meğer haberim olmadan kutsal atmosferi bozan o maddeci telaşa… Haberim yok!

Sonra tekrar ekrana bakıyorum laptop’umun yarattığı gürültülü sessiziliğimde tekrar arıyorum aşk gibi sevdiğim, çocuğum gibi benimsediğim; ama sadece hayal olan, ide olan kutsalın bir yansıması kanısına vardığım; o göğsümden ruhumun derinlerine kadar buğulu tatlı bir yavruağzı renk iple geçerken; içimde Fransız usulü kirli krem renkli dantellerle işlediğim o huzurlu kemanlı müziği…

Gözlerim boş ekrana bakıyorum kulağımda inceden bir keman sesi melodisini sürdürmeye calışıyor  ve arkada bir kalabalık var uzaktan konuşan gürültülü bir kalabalık, gürültü konuşmalarını duymaya çalışıyorum. …ne de güzel dans ediyordu keman sesinde ahenkle derken bir şimşek çaktı ve bir gök gürültüsü vee müzik aniden kesildi ilham buydu sanırım ve aniden bitti ama duyamasam da olsun hala hissediyorum kulağımda kemanlı müziği! Sadece bana çalıyor !

Garip hüzün

y6
Küçücük bir tınıda hemen kendini gösteren, bilirim beni yaralamak istemese de varlığını belli etmek isteyen o tını… en yırtılmaz zarları delercesine şeytan tırnaklarıyla garip hüznüm karşısında durabilir miydi !
Kimde olduğu bilinmez, bir dostun cümlesinden çıkıverir aniden. Sen de kalakalırsın öyle. İnmek istemezsin derinlere, sürüklerken hayalet bir el seni -ki hayalet kurşunu da o sıkmıştı sana-karabasanın olur dünya.
Güzelliklerini bulmak istersin bu durumun da ama bir türlü o kalbine çöreklenen yükün ağırlığı hissettirirken kendini karanlıklar içinden karanlık bir el çağırıyorken seni mümkün değildir bu bilirsin. Ama hayatı da bilirsin, dünyayı da. Dünyanın ebedi yurdun olmadığını da bilirsin budur seni rahatlatan tek teselli. Lakin o da yakından bile yakın olsa da yanında değildir. Bir gün orda olacaksın onu da bilirsin. Ama şimdi buradasındır ne kadar odaklanmak istemesen de bu fani dünyaya. Dertleri derdin oluverir istemesen de sevinçleri sevincin. En nihayetinde tarlandır burası ebedi yurdun için.
Neyse yaşamayı öğrenmek zorundasın öyle de böyle de işte. Sadece gülümsemek lazım bunun için de her şeye… gelene, gidene, kalana, sevene, sevmeyene, ve olan her şeye… olanda hayır vardır diyerek al nefesini, öyle yudumla çayını, öyle uyu, öyle uyan, öyle kapıl ulvi duygulara ve en nihayetinde öyle öl işte!…